Call Me By Your Name’den Monet Etkisi

MV5BMjQ5ZTg2YzktZmYxNy00MGYxLWI4ZGUtYzZjOTM5MTM0MjEzXkEyXkFqcGdeQXVyMzI3NjY2ODc@._V1_SY1000_CR0,0,667,1000_AL_

 ‘’Call Me By Your Name’’ veya Türkçe adıyla ‘’Beni Adınla Çağır’’ 2017 yılının kuşkusuz en sevilen ve başarılı olan filmlerinden biri, benim ise Oscar yarışında favori filmimdi. André Aciman tarafından yazılan romandan uyarlanan filmin yönetmenliğini Luca Guadagnino üstlenirken film boyunca biz de gözlerimizi Timothée Chalamet ve Armie Hammer uyumundan alamıyoruz.

Söylemek mi daha iyi, yoksa ölmek mi?

1983 yılında İtalya’nın güneyindeki bir kasabada geçen hikaye yazın da en sıcak günlerini yaşıyor. İkili arasındaki etkileşim bir yana filmimizdeki Monet etkisi belki de içimizdeki tutkuyu arttırıyor ama bizi bir yandan da sakinleştiriyor. Claude Monet bildiğiniz üzere Fransız bir empresyonist ressam. Her tablosunda kendi izini taşıyor ve herhangi bir eserini gördüğümüz de onu tanıyor ve onun imzası olduğunu biliyoruz. Call Me By Your Name’de bize tekrar bir Monet etkisi yaşatıyor, filmimiz bir de bu açıdan kendini defalarca izlettirebilir sanırım.

deneme6

1881 The Garden at Vétheuil oil on canvas 60 x 73 cm Private Collection1881 The Garden at Vétheuil oil on canvas 60 x 73 cm Private Collectioncall-me10-1509997782

1881 The Needle and the Porte d'Aval oil on canvas 65 x 81 cm Sterling and Francine Clark Institute, Williamstown MA1881 The Needle and the Porte d’Aval oil on canvas 65 x 81 cm Sterling and Francine Clark Institute, Williamstown MA

1501175949013_243874_cops_4

1881 The Church at Vétheuil oil on canvas 47.6 x 73 cm Private Collection1881 The Church at Vétheuil oil on canvas 47.6 x 73 cm Private Collection

cmbyn-11

deneme12

deneme8

1881 View taken from Greinval oil on canvas 61 x 81 cm Private Collection1881 View taken from Greinval oil on canvas 61 x 81 cm Private Collection

+

“Mystery of Love” by Sufjan Stevens from the Call Me By Your Name Soundtrack

Oh, to see without my eyes
The first time that you kissed me
Boundless by the time I cried

I built your walls around me
White noise, what an awful sound
Fumbling by Rogue River
Feel my feet above the ground
Hand of God, deliver me

Oh, oh woe-oh-woah is me
The first time that you touched me
Oh, will wonders ever cease?
Blessed be the mystery of love

Lord, I no longer believe
Drowned in living waters
Cursed by the love that I received
From my brother’s daughter
Like Hephaestion, who died
Alexander’s lover
Now my riverbed has dried
Shall I find no other?

Oh, oh woe-oh-woah is me
I’m running like a plover
Now I’m prone to misery
The birthmark on your shoulder reminds me

How much sorrow can I take?
Blackbird on my shoulder
And what difference does it make
When this love is over?
Shall I sleep within your bed
River of unhappiness
Hold your hands upon my head
Till I breathe my last breath

Oh, oh woe-oh-woah is me
The last time that you touched me
Oh, will wonders ever cease?
Blessed be the mystery of love,

Ve.. etkileyici bir son sahne, filmimizin devamının da geleceği söyleniyor.

The Final Scene / Elio crying in front of the fireplace

Reklamlar

James Dean’den İlk Adım

  James Dean… Kot pantolon, beyaz t-shirt, içe kapanık ve yalnız 1950’lı yılların asi genci İndiana’dan Hollywood’a uzanan. Bugün 8 Şubat ve onun doğum günü! Sadece 24 yıl bizimle kalmasına rağmen neden onu unutamıyoruz? Nedenini aslında biliyoruz, ‘’East of Eden-Cennet Yolu (1955)’’ filminin oyuncu seçimlerinde de dedikleri gibi o aslında canlandırdığı Cal Trask karakterinin ta kendisi!

2_James-Dean  Annesinin en büyük hayali onun oyuncu olmasıydı, babası ise ona karşı ilgisizdi ve annesini henüz 9 yaşında kaybettikten sonra babası hayatından çıkmış durumdaydı. Üniversitede işletme eğitimi almaya başlayana kadar da akrabalarının yanında çiftlik yaşamı sürdü diyebiliriz. Hep yalnızdı, lisede okulun tiyatrosuna katılmıştı ve kendini ancak böyle ifade edebildiğine inanıyordu. Üniversiteye başladıktan sonra bir anda kendisini babasının yanında buldu, babası başka biriyle evlenmiş ve sonraki yıllarda da onunla hep mesafeli olmuştu. Oyuncu olmak istediğini söylemesiyle tekrar yalnız kalmış, tek başına New York’da kiraladığı odasında yaşamaya başlamıştı.

  ‘’The Wild One-Kanli Hücum (1953)’’ filmindeki motosikletlere benzettiği motosikleti ile artık New York’daydı çünkü film sektörü bu şehirdeydi. Oyunculuk için eğitim almaya başladı, sahneyi canlandırırken veya yaptığı doğaçlamalarda ani ve agresif olabiliyor, canlandırma sonrasında da bir köşede yalnız kalmayı tercih ediyordu.Oyuncu seçimleri için sıra beklerken kendisine destek olması gereken bir ajans bulması gerektiğine karar verdi ve profesyonel olarak bu sektörde de yerini almaya başladı. Gösterdiği tiyatro gösterilerinin ötesinde artık yerel kanalda gösterilen televizyon filmlerinde yer alıyor, gazetelerde çıkıyordu. Çalıştığı ajans, New York sokaklarında motosikleti ile dolaşması istemiyor, bunu tehlikeli buluyorlardı…

east-of-eden-1200-1200-675-675-crop-000000East of Eden’’

  Dönemin en önemli yönetmenlerinden olan Elia Kazan’ın dikkatini çekti ve ‘’East of Eden’’ filminin baş rolü için görüşmelere katıldı. Hayat hikayesini dinleyen Elia Kazan onun canlandıracağı Cal Trask karakterinin zaten kendisi olduğunu düşünmeye başladı ve baş rolün onun olması gerektiğine karar verdi. Böylece James Dean sinemaya ilk adımını atmış oldu. Elia Kazan sahnelerde onun doğaçlama yapmasına izin veriyor ve karşı taraftaki oyunculardan da sahneyi kesmeden sürdürmelerini istiyordu. Cal Trask karakteri içe kapanık, babasından ilgi görmek için çabalayan bir karakter iken James Dean’de herkes tarafından bu kadar takdir ve ilgi görürken babasının kendisiyle neden konuşmak bile istemediğine anlam veremiyordu. Film çekimlerinin bitmesiyle kendini tekrar evden ayrılmış hisseden James Dean, bu rolüyle oynadığı ilk film ile Oscar’a aday olan ilk isim oldu.  

tumblr_ov0en5NV461skc1xvo1_1280

tumblr_ov0en5NV461skc1xvo2_1280 James Dean, Pier Angeli

  Stüdyo çekimlerinde Pier Angeli ile tanıştı ve ilişkileri başlamış oldu. İtalyan ve katolik bir aileden gelen Pier Angeli’nin annesi tarafından bu ilişki hiç istenmedi. Sürdürdükleri ilişki sonrası James Dean’ı terk eden Angeli, annesinin isteğiyle kendisi gibi İtalyan ve katolik olan şarkıcı Vic Damone ile kısa süre sonra evlendi. Bu ilişki sonrası çok acı çeken James Dean’ın sonraki ilişkilerini de etkilediği söylenir. Yıllar sonra ise Pier Angeli en büyük aşkının James Dean olduğunu söylemiştir.

Rebel-Without-a-Cause-2-1600x900-c-defaultpGliXT5cGvJ2NuPjeZeVh10PdRu”Rebel Without a Cause”

  Aşk acısını bir kenara bırakması istenilen James Dean, Nicholas Ray’ın yönettiği kültleşmiş ve en önemli gençlik filmlerinden olan ‘’’Rebel Without a Cause-Asi Gençlik(1955)’’ ilham kaynağı ve baş rolü oldu. Canlandırdığı Jim Stark karakteri en unutulmaz rolü olabilir çoğu kişinin algısında ya da benim için. Yalnızlığını, dışlanmışlığını ve kendisini ispatlama çabalarını gördüğümüz bu roldeki haykırışlarını da unutabilmek mümkün değil. Filmin çekimleri devam ederken kendisinin ‘’Little Bastard’’ adını verdiği, yeni spor arabasını almıştı, kendisi için tehlikeli bulunan motosikleti değil artık arabası vardı. Bu arabanın günümüzde lanetli olduğuna inanmak için çok neden var…

James Dean with Silver Porsche

24 yıllık hayatında izleme fırsatı bulduğumuz filmleri #GününFilmi:

East of Eden// Cennet Yolu (1955), Elia Kazan

Rebel Without a Cause// Asi Gençlik (1955), Nicholas Ray

Giant // Devlerin Aşkı (1956), George Stevens

Rebel Without a Cause (1955) – You’re Tearing Me Apart Scene

Hayatını Anlatan Tavsiye Ettiğim Filmler:

The James Dean Story (1957), Robert Altman, George W. George

James Dean (2011), Mark Rydell

Life (2015), Anton Corbijn

jeamsdeantimesquare

 Life filminin ilk sahnesinden bir alıntı, Allen Ginsberg eseri:

Yes, yes,

that’s what

I wanted,

I always wanted,

I always wanted,

to return

to the body

Where I was born.

 

 

Les Amours İmaginaires//Hayali Aşklar

Dalida-Bang Bang

Perşembe günü proje dersinin ortasında, birden herkesi hayatımda artık aşk istiyorum modunda yakalayınca artık yazmaya devam edebilirim dedim. Siz de ortaya lafınızı atın göreceksiniz herkes aynı aşamalardan geçiyor.  Ben hangi aşamadayım bilinmez karşı tarafı anlayamıyorum ama bu durumlarda kafamda hemen Dalida’nın seslendirdiği haliyle ”Bang Bang” mırıldanmaya başlıyor. Neden, çünkü Xavier Dolan’ın hepimiz için anlattığı, benim de en sevdiğim Dolan filmi olan ”Les Amours İmaginaires-Hayali Aşklar”

les-amours-imaginaires-6

Belki de bütün vintage elbiseler geri dönmemeli

Kendinizi birine aşık etmek için öncelikle o kişiyle ilk karşılaşma anı gerekiyor tabi. Burada karşı tarafı size aşık etmek üzerine konuşmuyoruz, önemli olan sizin kendi kendinizi aşık etmeniz çünkü genel olarak her şey hayali öyle olunca karşı tarafın düşüncesinin de pek etkisi olmuyor. Filmimizde bu durum biriciğimiz Xavier Dolan’ın canlandırdığı Francis ile yakın arkadaşı Marie’nin bir partide ilk kez Nicolas’ı görmeleriyle başlıyor. Kısa sürede üçlü bir arkadaş grubu oluşturuyorlar, her şey açıkça konuşulmasa da hisler belli iki arkadaş birbirlerinden de saklamaya çalışsalar da benzer aşamalardan geçerek kendilerini Nicolas’a aşık ediyorlar. Burada bir anlatım bozukluğu yapıyor muyum bilinmez ama siz beni anlıyorsunuzdur, evet.

1f82109e64cd4f1449fcc65f53a1a608

Bang Bang-Les Amours İmaginaires

Buluşmaya gitmeden önceki hazırlık sahneleri tam Fransız tarzı. Her şey ağır çekim arkada bizim şarkımız ‘’Bang Bang’’ devam ediyor. Sıkılan parfümler, kıyafet seçimi, adım adım buluşma noktasına gidiş ve o anki karşılaşma ve sonrası. Bu aşama da kendimize yarattığımız heyecan kısmından ikinci sırayı içeriyor sanırım, buluşma öncesi hazırlık ve buluşma anı. Bu hazırlık aşamalarında filmde en sevdiğim sahnelerden olan Francis’in kuaförüne James Dean’ın fotoğrafını uzatmasını ve kuaföründe beliren bir yine mi bakışını da yakalıyoruz.Bu kısmı her izlediğimde yüzümde bir gülümseme beliriyor sanırım. James Dean’ı de tarzını da severiz, bu aşamada benim karşı cinse bir önerim de bu olsun.

58d9730b381afe494307689896882306

Üçüncü aşamadayız ve artık pek keyifli gittiği söylenemez bu artık hayalden biraz çıkıp gerçeklerle yüzleşme anına doğru gidiyor. İki yakın arkadaş aynı kişiye aşık olmuş durumdalar, bu aşamada üçüncü kişiye kendini daha yakın hissettirme girişimleri ile devam ediyor. Nicolas’ın Audrey Hepburn hayranı olmasını öğrenmeleriyle bunu ona karşı kullanmaları gibi. Kıskançlık seviyesi de yükseliyor ve artık üçü arkadaş olamaz hale geliyorlar. Sonrası daha stresli aşamalara doğru gidiyor, sırada açılma anı var.

Beni sev ya da terk et

Bu aşamaların sırası artık karışıyor olsa gerek, biraz karşı tarafa da bağlı. Duydukları aşk artık iki arkadaşında acıya dönüşmüş durumda ve unutmaya başlama aşamasındalar, artık birbirleri ile de konuşmaz haldeler. Film sırasında ara ara başka insanların önceki ilişkileri hakkındaki konuşmalarını da dinliyoruz. Terk edilenler, unutmaya çalışanlar… Karşı taraftan beklenen mesajın yarattığı önce heyecan sonra acı veya uzak mesafe ilişkisi yaşayan insanların artık aynı evde yaşamaya başladıklarında artık ilişkiden keyif almamaları gibi çoğu şey kafamızda dönen bir döngüye benzese de.

Seni seviyorum. Seni öpmek istiyorum. Bunu neden söylüyorum bilmiyorum

2d380ed69cdd3454c6f3a29c957c48b2--xavier-dolan-heartbeat

Les Amours Imaginaires (Heartbeats) – Last Scene — Film by XAVIER DOLAN

Artık filmin en sevdiğim sahnesindeyiz bir şekilde de bir aşkında sonu ayrıca filmimizinde. Bir yıl sonra farklı bir yerde karakterlerimiz yine ilk seferki gibi karşılaşıyorlar, yanlarına gelen Nicolas’a Francis’ın tepkisi sadece çığlık atmak oluyor. Bu sahne filmde en unutmadığım kısım, seviyorum. Daha sonrasında Louis Garrel’ın bize süprizi var ve yine arkada Bang Bang çalıyor, bu aşamaların en başına dönüyoruz.

Hepimizin istediği ve hayatın ona verdiği aşk kavramı da hemen hemen bu aşamaları takip ediyor olsa gerek, bir şekilde karşı tarafı anlamıyoruz ve sonunu büyük ölçüde biliyoruz ama döngü de devam ediyor eğer biz devam etmesini istersek,evet.

Xavier Dolan’ı büyük bir çoğunluk ilk aşamada ‘’ J’ai tué ma mère-Annemi Öldürdüm’’ filmi ile tanıyor ki benimde ilk izlediğim filmidir. Günümüzde neredeyse her filmi Cannes’da ödülsüz dönmeyen en genç yönetmenlerden. 2014 yılındaki Cannes Film Festivalin’de Jean-Luc Godard ile birlikte paylaştığı Juri Özel ödülü üzerine Godard teşekkür edip bir kenara geçerken Xavier Dolan’ın yarım saati geçerek ağlayıp en sonunda Jane Campion’a sarılmasını da unutmuyoruz tabi olsun Godard biz asıl seni seviyoruz.

601c7784a9c081ea34754256f770e481

Fever Ray – Keep The Streets Empty For Me (Les Amours Imaginaires)

Sıradaki hayali aşkınızı beklemeyi unutmayın sonuçta her şey kafamızın içindeki bir döngü, karşı tarafı da anlayabilmek dileğiyle… 

İzlenmesi gereken diğer filmler #GününFilmi-Xavier Dolan:

J’ai tué ma mère//Annemi öldürdüm(2009)

Laurence Anyways(2012)

Tom à la ferme//Tom Çiftlikte(2013)

Mommy(2014)

Juste la fin du monde// Alt Tarafı Dünyanın Sonu(2016)

#Çekimleri devam eden ”The Death and Life of John F. Donovan” filmi en çok merak ettiğim filmlerden yerini aldı

 

Trois couleurs: Bleu//Mavi

İzlediğim daha ilk filminden en sevdiğim yönetmenlerin arasına giren Krzysztof Kieslowski emaneti ‘’ Trois couleurs-Üç Renk’’ üçlemesindeyiz. Polonyalı bir yönetmenden bir Fransız bayrağı incelemesi… Özgürlük,eşitlik,kardeşlik. Belki de bu üçlemenin, hassasiyet nedeni bu olsa gerek desek her Kieslowski filminde aynı hissi tadıyoruz… Kendi filmi olduğu hissini yaratan nadir yönetmenlerden, bir o kadar hassas ve duyarlı, en sevilenlerden bir de o kadar da gerçekçi ve acımasız! İzlediğim ilk Kieslowski filmi ve üçlemenin en sevdiğim filmi ‘’ Trois couleurs: Bleu-Mavi’’. Belki de onu bu kadar sevmemin nedeni ilk izlediğim filminin üçlemenin de ilk filmi olan Mavi’nin oluşudur.

6373645933_1e761bc676_o

Özgürlük, üçlemenin diğer iki filminde de olduğu gibi bağımsız, güçlü bir kadın karakterin yaşadıkları üzerinden bize ulaşıyor. Juliette Binoche’ın canlandırdığı Julie… Trafik kazasında eşini ve kızını kaybediyor, hayatta kalan tek kişi ise o. Uyandığında kendini yeni bir başlangıcın içinde buluyor. Filmin esas başlangıç noktasını karakterimizin üzerine bir anda ulaşan mavi ışığın ve ardından ‘’Merhaba’’ kelimesini işittiğimiz o an diyebiliriz bence, evet. Film boyunca hissedilen-görülen mavi hissi film ilerledikçe artıyor, aynı hislerde olduğu gibi.

Neden ağlıyorsun?

-Çünkü sen ağlamıyorsun.

Mavi boncuklardan oluşan her şeyin ortasındaki lamba, yüze vuran mavi ışıklar, filmin geneline yayılmış soluk mavi hissi… Karakterlerin duygularını doğrudan ifade etmemeleri ama filmin bize ne hissettiklerini hissettirmesi. Hayatta neredeyse tamamen yalnız kalmanın getirdiği yeni bir başlangıç ve bunun sonucunda kısıtlandırılmış bir özgürlük. Neden cümleleri tam kuramıyorum, hep yarım? Bunlar sadece filmin hissettirdikleri,evet… Acı çektiğini bildiğimiz ama bize bile yansıtmayan başkarakterimizin yolda yürürken bir anda elini duvardaki taşlara sürtmesi gibi sadece içsel bir acıyı fiziksel acıya döndürmeye çalışarak hafifletmeye çalışma girişiminden öteye değil.

Yaşadıklarımızla kendimizi etraftan soyutlamayı başarsak da kendi benliğimizden kaçış pek mümkün olmuyor. Üçlemenin kesişim anlarından biri de yaşlı bir kadının su şişesini geri dönüşüm kutusuna atmaya çalıştığı sahne. Üçlemenin diğer iki filminde karakterler yaşlı kadını fark edip bir şekilde iletişim kursalar da filmimizde bu mümkün olmuyor. O an bize başkarakterin bakış açısından aktarılıyor ve aslında onun yaşlı kadını görmediğini fark ediyoruz, ekran mavi ışıklarla kaplı bir gökyüzüne dönüşüyor.

6373649635_9e86dcda4e_o

Mavi, bize kendini izlettirirken yarım kalmış bir besteyi de tamamlandırıyor, Zbigniew Preisner bestelerini duyuyoruz ki film içimize böylece daha çok işliyor özellikle final sahnesi tarifsiz tamamen içinizde. Kesinlikle en sevdiğim ve etkilendiğim final sahnelerinden birine sahip. Müzik ile filmin birleşiminde en sevdiğim noktalardan biri de önemli anlarda duyulan melodinin peşinden ekranın birkaç saniyeliğine kararması ve tekrar kaldığımız andan devam etmesi. Anı daha vurucu yaptığı kuşkusuz, dediğim gibi bize duygularını ifade etmeyen karakterlerimizi anlamamıza ve kendimizi onların yerine koymamıza da yardımcı, daha önce hiçbir filmde görmediğim bu detayı seviyorum.

Captura de pantalla 2015-01-29 a la(s) 20.46.56

Eşinin ve kızının ölümünün ardından tek başına yaşayan başkarakterimizin-Julie ev ortamında da yaşadığı zorlukları görüyoruz. Evinin bir odasına yavrularını doğuran fare gibi. Böyle bir durumda ne yapardım diye düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Öldüremeyeceğinizi bilirsiniz bir insana zarar vermekten daha zor gelir bana hayvanlara yapılanlar ama yaptıkları ses ve orada oldukları bilinci ile evde de kalamazsınız…

Üçlemenin en sevilen filmi genel algı olarak Mavi ile Kırmızı arasındadır ben Mavi tarafındayım, Beyaz’ı en çok seven grup azınlıkta olsa gerek. Hislerin en yoğun olduğu film Mavi, kendinizi eğer filme yakın hissedebilirseniz mutlaka sizin için de özel olacaktır. Kırmızı ise konusunun ve zaten kırmızı renginin de verdiği çekim gücüyle sizi kolayca etkiliyor, Beyaz ise mizah yönü üçlemenin en yüksek olduğu yapım.  Krzysztof Kieslowski’nin bize yetmeyen sinematografisinin son eserleri. İzlemeyenlerin sinema adına kayıp içinde yer aldıklarına inanıyorum, izleyenlerin de diğer Kieslowski filmlerinde de aynı hissi bulabileceklerine.

Eğer hoşlandığınız biri var ise onunla izleyeceğiniz ilk film bence Mavi olmalı. Böyle kişisel bir öneriden sonra da bu yıl ki filmekimini de takip edebilmeyi umuyorum,bugün başladı biliyorsunuz. Dondurmalı kahvenin kahvenin içine dondurma koymak değil, dondurmanın üstüne kahveyi dökmek olduğunu da gördük. İyi ki varsın Kieslowski! Final sahnesindeki gibi,‘’Sevgi asla yok olmaz.’’

Trois Couleurs: ‘Bleu’ finale

39e16860a04a445114b52c9249b059d5

İzlenmesi gereken diğer filmler-Kieslowski #GününFilmi :

Krótki film o Milosci//Aşk Üzerine Bir Film (1988)

Krótki film o Zabijaniu//Öldürme Üzerine Bir Film (1988)

La double vie de Véronique//Veronique’nin Çifte Yaşamı (1991)

Trois couleurs: Blanc//Üç Renk: Beyaz (1994)

Trois couleurs: Rouge//Üç Renk: Kırmızı (1994)

 

Şarkılardan Öğrenilen Filmler-2//A Hard Day’s Night

1960’lı yılların gençliği derine inmeden Beatles ve Rolling Stones hayranları olarak ikiye ayrılabilir, ülkemizde dahi bu böyledir. Hemen hemen aynı dönemlerde İngiltere temelli olarak kurulan iki grubunda zamanla radikale dönen büyük hayran kitleleri oluşmuştur, günümüze de taşınan. Siz hangi taraftasınız gibi bir soru sormak istemiyorum, benim de karar vermekte zorlanacağım bir soru olur ama üstünde düşünülebilir. Bu sorunun cevabı hangi grubu daha çok dinliyor olduğunuzla mı alakalı olmalı ya da kendinize daha yakın bulmanızla mı yoksa zaten bu ikisi birbiri ile mi bağlantılı buna siz karar verin.  ‘’A Hard Day’s Night’’ filmi ise bu noktada bize hayranlığın Beatles tarafındaki yüzünün gösterildiği, zamanla ‘’Beatlemania’’ adını alan hayranlarının etrafında dönen ilk Beatles filmidir denilebilir, bu açıdan bakarsak eğer.

aaa

It’s been a hard day’s night,And I’ve been working like a dog

It’s been a hard day’s night, I should be sleeping like a log

 Ringo Starr’ın yaptığı bir kelime oyunundan ortaya çıkan ‘’A Hard Day’s Night ‘’ The Beatles’ın kendisini Amerika’da da kanıtlaması sonrası, çocukluklarından itibaren izledikleri filmlerin etkisiyle-en çok da Elvis Presley filmleri– kendi filmlerini çekme istekleri ile ortaya çıkmış. Yönetmenliğini Richard Lester üstlenirken, senaryo ise Beatles üyelerin karakterleri göz önüne alınarak oluşturulmuş. Konu olarak grup üyelerinin bir günü şeklinde yorumlanabilir olduğundan da izlerken kurgudan uzak gerçek anlamda sıradan bir günlerine tanıklık ettiğiniz hissi oldukça yüksek. Filmin çekiminde görülen üslubun şekillenmesinde bir önceki yazımda da bahsettiğim ‘’Nouvelle Vague’’-Fransız Yeni Dalgası’’ akımının önemli eserlerinden Jean-Luc Godard’ın 1960 yapımı filmi ‘’ À Bout de Souffle’’-Serseri Aşıklar’’ etkili olmuş ve İngiliz sinemasında sevilen ve Beatles üyelerinin de içine sinen filmimiz ortaya çıkmıştır.

original_543

Filmimiz ‘’The Beatles’’ın o zamanlar oldukça alışkın olduğu bir sahne ile başlıyor, tren istasyonunda trenlerine ulaşabilmek için hayranlarına yakalanmadan koşmaya çalışan Beatles üyeleri, arka fonda da 3.albümlerine ve filme adını veren ‘’A Hard Day’s Night’’ şarkısı tabi, evet.  Trenlerine ulaşmalarının ardından kendilerine bu sefer Paul McCartney’ın dedesinin de eşlik edeceğini öğreniyorlar ki bu karakter filmde kurgu olduğu bariz olan tek karakter denilebilir. Filmin genelinde bu karakterin kimseye fark ettirmeden yapmaya çalıştığı planları göreceğiz, İngiliz mizahı içinde. Fotoğrafları imzalatıp hayranlara satma girişimini ya da insanları birbirine düşürmeye çalışması gibi. Trende geçen sahnelerden olan Paul’un dedesini arama sahnesinde grup Paul-John ve Ringo-George olarak ikiye ayrılıyor bu bölünme şekli aslında Beatles’ın temelinde görülen bir bölünme hatta hayranlar arasında da. The Beatles’ın söz yazarlığının büyük bir kısmını sahiplenen Paul McCartney ve John Lennon genel olarak parçaları da seslendiren kesimde oldukları için ilk günden itibaren daha büyük bir hayran kitlesine sahip oldukları aşikar. Ben ise genelde en sevdiğim Beatles’ın George Harrison mı yoksa Ringo Starr mı olduğu konusunda kararsız kalmışımdır. Filmde bu durum göz önünde tutulmuş olmalı ki herkesin eşit derecede rol almasına dikkat edilmiş ama oyunculuk yeteneği diğer grup üyelerinden daha başarılı bulunan Ringo Starr, The Beatles’ın daha sonraki filmi olacak olan ‘’The Help!’’ filminde başrole sahip oluyor diyebiliriz, film onun takmadan edemediği yüzüklerinin etrafında şekilleniyor.

MV5BMTUwMTcyMjk0M15BMl5BanBnXkFtZTgwNTQ1MjM1MjI@._V1_

Reporter: How did you find America?

John: Turned left at Greenland.

 

Günlük hayatlarında büyük bir hayran kitlesi ilgisi kadar gazetecilerin sorularıyla da karşı karşıya kalan Beatles’ı stüdyolarına vardıklarında tabi ki basın karşılıyor. ‘’Amerika’yı nasıl buldunuz?’’, ‘’Saç stilinizin adı ne?’’ gibi sık sık karşılaştıkları sorular filme de taşınıyor. John’un hazırcevaplığını, Ringo’nun karakteristik tavırları, George’un grubun en küçüğü olmasının verdiği utangaçlığı ve Paul’un kibarlığı. Film boyunca belli bir sırayla Beatles şarkılarına da eşlik ediyoruz, ’’I Should Have Know Better’’,’‘I Wanna Be Your Men’’  , ‘’Can’t Buy Me Love’’ gibi ve filmimiz şarkılarının sözlerine uygun olarak biraz da olsa şekillenmeye başlıyor. Stüdyo kaydı sırasında Ringo’nun baterisine dokunulmasına kızması ile onu sakinleştirmek için o an ‘’If I Fell’’ şarkısını söylemeye başlamaları veya ‘’ I’m Happy Just To Dance With You’’ –en uzun şarkı ismi?- söylendiğinde yan stüdyodan dansçıların gelmesi gibi şarkı sözlerine küçük de olsa benim sevdiğim göndermeler yapılıyor. Stüdyo’da geçen sahneler arasında en sevdiğim ise ‘’And I Love Her’’ şarkısının söylendiği an oluyor, belki de 3.albümlerindeki en sevdiğim şarkıdır.

The Beatles- And I Love Her

MV5BMjEzNjI0ODQwMl5BMl5BanBnXkFtZTcwMTczNzEyNw@@._V1_SY1000_CR0,0,1302,1000_AL_

Would you look at him? Sitting’ there with his hooter scraping’ away at that book!

Şarkı kısmında en sevdiğim kısmı söyledim genel olarak filmde en sevdiğim sahne ise Paul’un dedesine göz kulak olmak için onunla bir kafede kahve içip kitap okuyan Ringo’nun nasihat tadında Paul’un dedesinden duyduğu laflar sonrası kitabını bırakıp yollara düşmesi ile başlıyor, kitapları bırak diğerleri seni bununla oyalıyor hayatını yaşa tadında etkili cümleler tabi, evet. Elinde fotoğraf makinesi amaçsızca yollarda dolaşan Ringo hayattaki en kibar erkek konumundayken birden bire kendini tutuklanmış buluyor. Diğer grup üyeleri ise sahneye çıkmamıza az kaldı, onsuz olmaz diyerekten Ringo’yu aramaya başlıyorlar tabi. İleri görüşlülük bu olsa gerek ki(?) aynı yıl içerisinde Ringo ameliyat geçiriyor ve Beatles’ın Hong Kong turnesine katılamıyor, özellikle George Harrison turnenin iptal olmasını istese de turne devam ediyor, Ringo’nun yerine ise geçici olarak başka bir baterist alıyor tabi, evet!

George Harrison’ın daha sonra eşi olacak olan ve kendisine Harrison tarafından ‘’Something’’ gibi şarkıları yazdırırken daha sonraki yıllarda ise Eric Clapton’a da ‘’Wonderful Tonight’’ ve ‘’Layla’’ gibi önemli şarkılarını yazmasındaki ilham olan Pattie Boyd de filmde kısa bir role sahip, böylece Harrison ile tanışmış oluyorlar ve zamanla Beatles ile yakın olan Eric Clapton ile de tabi. Dünyadaki en şanslı kadın olduğunu düşüncesi de hayat hikayesini okuyuncaya kadar sürebilir, ya da şarkıları düşünüp hep şanslı olduğunu düşünebiliriz, evet.

bfe662ecb6a8544312502da765e1e163

”A Hard Day’s Night”  The Beatles hayranı olan herkesi yüzünde anlamsız bir gülümseme ile izlemesini sağlayacağını düşünüyorum, gerçekten böyle bir filme sahip olmak günümüzde daha değerli geliyor. O zamanlarda yaşasaydım bende peşlerinde çılgınca koşan, her konserlerini çığlık çığlığa izleyip ağlayan bir‘’Beatlemania’’ olur muydum bilinmez, ama günümüzdeki Beatles hayranlığım da bana yetiyor. Ringo Starr veya Paul McCartney Türkiye’ye konsere gelse de gitsek dedirten cinsten. Filmimiz ayrıca iki akademi adaylığı başta olmak üzere BAFTA  ve Grammy gibi adaylıklara da sahip, bu açıdan en başarılı Beatles filmi. Filmi izlerken ‘’beyefendi’’ (?) hallerinin altında ne kadar da çocuksularmış diyebilirsiniz, ben ilk izlediğimde öyle düşünmüştüm doğrusu. En sevdiğiniz Beatles üyesi konusunda da izlerken size mutlaka yardımcı olacaktır. Sırada arada sadece 1 yıl olan ‘’Help!’’ filmi var…Help me if you can, I’m feeling down…

İzlenmesi gereken diğer filmler #GününFilmi :

Help! (1965),Richard Lester

Magical Mystery Tour (1967),The Beatles

Yellow Submarine (1968),George Dunning

Let It Be (1970),Michael Lindsay-Hogg

The Beatles: Eight Days a Week – The Touring Years (2016),Ron Howard

#”The Beatles” adındaki 1965-69 yıllarında yayınlanan animasyon mini dizileri

#1995 yapımı Ringo Starr,Paul Mccartney ve George Harrison’ın dahil olduğu 8 bölümlük ”The Beatles Anthology” belgeseli- ”A Hard Day’s Night” filmi 3.bölümde anlatılıyor-

#Martin Scorsese’nin yönettiği 2011 yapımı George Harrison: Living in the Material World gibi daha bireysel filmler veya ”Across The Universe” (2007) gibi Beatles’dan ilham alan filmleri de araştırıp ilginize çeken şekilde izleyebilirsiniz.

Bir Beatles şarkısı eşliğinde kahve içmek dileğiyle,Rolling Stones mu demiştik?

Cléo de 5 à 7//5’den 7’ye Cléo

Her an size en sevdiğiniz film sorulabilir, sinema algısından oldukça uzak ortamlarda dahi. Bu soruyu oldukça yüzeysel bulsam da karşınızdaki insanı tanımak için iyi bir yöntem olduğunu düşündüğümü itiraf etmeliyim. Size bu soruyu her an sorabilecek olan kişi belki de benimdir, evet. Bu sorunun cevabı da belki günden güne değişir, kesin de değildir. O an aklınıza gelen filmler ile aslında kendi sinema çizginizi de bulabilirsiniz, soru bu yüzden biraz da sizin için. Birçok kült kabul edilmiş filmler aslında daha öncesindeki birçok akım belki de doğrudan filmlerin içinden kendini bulmuştur zaten. Eğer tam olarak kendinize ait, bireysel bir film çekiyor olsaydınız ilhamınız hangi filmden olur veya hangi sinema akımından? Bu soru şimdi daha iyi oldu sanki! Etrafınızda bulduğunuz birçok film ve onları oluşturan akımların arasından benim söylemek istediğim Fransız Yeni Dalgası ve en iyi örneklerinden kabul edilen ‘’ Cléo de 5 à 7’’-5’den 7’ye Cléo’’ En azından bugün için!

bfi-00o-3py-cleo-from-5-to-7

  Savaş sonrası yılların ardından, insanların yaşadığı yoğun isyan ve idealizm gücü ile hissedilmeye başlanılan özgürlük hissi veya isteği hayatta etkili olmaya başladı ki sanatta bu yönde şekillenmeye başladı. 1950’li yılların sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan ‘’Nouvelle Vague’’-Fransız Yeni Dalgası’’ bu duyguların altından modern sinema algısının oluşmasında en büyük adımlardan birini attı, belki de bir kesimin düşüncesiyle ‘’modern sinema kavramını’’ zaten kendisi yarattı, evet.Yeni dalga, yakın bir örnek vermek gerekirse ”Dogma 95” gibi yönetmenlerin toplanıp maddelerini listeledikleri bir manifesto değil –bu manifestoya imzalarını atan yönetmenler dahi sadık kalmadı- aksine seyircinin de gözlemlediği özellikleriyle kategorize edilerek akımda yerini almış filmlerden oluşur, günümüzden izlediğiniz bir filmde siz de bu akımdan izler taşıyan bir film olduğu hissine kapılabilirsiniz örnek vermek gerekirse birçok Woody Allen filminde olduğu gibi…

  Yeni dalganın oluşumu Truffaut’nun film dergisi Cahiers du Cinema’daki bir grup eleştirmenin, Fransız stüdyo filmlerinin ötesinde yeni bir sinema dili oluşturmak adına yaptığı çağrıyla başladı, 1930’lu sinemasının şiirselliğine duyulan saygı eşliğinde. Yönetmenler kameranın arkasına geçip emir veren konumundan kalkıp kendilerini çektikleri filmin içinde buldular. Demek istediğim başka biri tarafından yazılmış bir senaryoyu yönetmek yerine artık kendi senaryolarını da yazmaya başladılar, çoğu yerde ise doğaçlamadan faydalanarak. Ellerinde kameralar ile kendilerini Fransa sokaklarında buldular ya da daha çok Paris mi demeliyim? Bu şekilde stüdyo filmlerine göre düşük bütçeyle de çekimi gerçekleşebilen filmler senaryo konusunda da çekim yöntemleri kadar özgür olabildiler. Kısaca daha bireysel filmler ortaya çıkmaya başladı, bu durum varoluşçuluk akımına da bir destek oldu ve sinemanın sanat olduğu düşüncesi kuvvetlenmeye başladı.

Yeni dalga denilince akla gelen yönetmenlerin başında Jean-Luc Godard, François Truffaut, Alain Resnais ve Claude Chabrol söylenir ama sinema bilgisi olanlar Agnès Varda ismini de unutmazlar. Günümüzde ‘’yeni dalga akımının büyükannesi’’ olarak anılan Varda aslında bu akım içindeki tek kadın yönetmendir ayrıca bir feministtir ve filmlerine de bunu yansıtmıştır.

varda-agnes-02-g

  Godard’ın 1960 yılında yönettiği ‘’ À Bout de Souffle’’-Serseri Aşıklar’’ modern sinemanın kurucusu ve yeni dalganın ilk filmi olarak anılsa da aslında Agnès Varda’nın 1955 yapımı filmi ‘’La Pointe-Courte’’-Paralel Yaşamlar’’ bu akımın ilk filmi olarak kabul edilir. Bu filmin konusu kısaca; evlilikleri içinde birbirinden kopmaya başlayan çiftin, eşinin doğduğu balıkçı kasabasına gitmeleriyle yasadıkları içsel döngüyü anlatır ayrıca adından da anlaşıldığı gibi aslında film birbiriyle paralel ilerleyen iki öyküden oluşmaktadır. Çiftin arasında geçen bazı konuşma sahnelerinde, 1966 yapımı olan Ingmar Bergman filmi ‘’Persona’’ çekim tekniğinde bu filmden ilham almış mıdır diye de kendinize sorabilirsiniz. Bu filmin ardından ise 1962 yılında filmimiz ‘’Cléo de 5 à 7’’ ortaya çıkmıştır.

  Filmimiz, Fransa’da ünlü bir şarkıcı olmaya başlayan asıl adı Florence olsa da Kleopatra’yı anımsatması için kendisine çevresinin Cleo dediği ve kendi içinde de güzelliğinin etkisinde olan karakterimizin gerçek zamanlı bizimle geçirdiği iki saatini anlatır. Yeni dalga akımında gözlenen seyircinin algılarının filmde kalması için yapılan göndermeler bu filmimizde 5-10 dk gibi sürelerde saatin bize hatırlatılması halinde görülebilir, böylece sizde bir şekilde filmin bir parçasısınız, hayatlarınız o an için aynı zaman kavramında ilerliyor.

MV5BMTgwMjkzNjE3NV5BMl5BanBnXkFtZTcwMzc4NzE5Ng@@._V1_SY1000_CR0,0,1559,1000_AL_

Siyah-beyaz olan filmimiz, tek renkli çekim sahnesi olan tarot kartları ile başlıyor. Kanser olduğundan şüphelenen ve öğrenmesine iki saati kalan Cleo, Paris sokaklarında ölümden kaçmaya başlamadan önce son umudu tarot kartları. Sürekli öğrenmeye başlayıp bıraktığım bu kartlar için dokuz kart seçmek gerekiyor. Üç kart geçmiş, üç kart şu an ve üç kart gelecek için… Biz tarot kartlarında kanser belirtilerini görüyoruz ama aynanın karşısına geçip güzelliğin ölmeyeceğini düşünerek kendini avutmaya çalışan karakterimizin daha sonrasında Paris sokaklarında kırılan bir cam ile ölümü görmesi ölüme karşı olan inancını artırıyor. Burada ayna-cam arasındaki güzellik ve ölüm geçişleri en sevdiğim imgelemelerden, yerini alıyor. Modern çağ insanlarının ölüm düşüncesine olan tepkilerini ve içlerindeki ölüm korkusunu gözlemleyebilirsiniz. Bu bakış açısı daha sonraki Agnes Varda filmlerinde de gördüğümüz gibi aslında yönetmenin kendi içindeki ölüm korkusundan da kaynaklı.

tumblr_otd3dtiboR1s39hlao7_1280

Çevresinden, yaşadığı ölüm korkusunun şımarıklık olarak algılanmasına dayanamayan Cleo artık tek başına sokaklara düşüyor. Yeni akımda gözlemlenen ‘’modern kadın’’ imajını filmimiz de destekliyor. Cleo karakterinde de gördüğümüz gibi ya da taksi şoförlüğü yapan kadınlar veya heykeltıraşlara nü pozlar veren Cleo’nın arkadaşında olduğu gibi. Ölüm korkusu ise yeni tanıştığımız ve kendisi için‘’ Antonius’’ haline gelen bir yabancı ile içimizden sıyrılmaya başlıyor. Sonunda kanser olup olmadığını öğreniyoruz ama Cleo’nın hayatı ile olan kesişimimiz sadece 2 saat olduğu için kendimizi, kendi yaşantımıza dönmüş halde buluyoruz.

MV5BMzUwZTU3MTEtYjVmOC00ZTc5LTg3NTgtMmMwMTVjOWJkYThlL2ltYWdlXkEyXkFqcGdeQXVyMjA0NzcwMjI@._V1_SY1000_CR0,0,1491,1000_AL_

“Les Fiancés Du Pont Macdonald” short film by Agnès Varda

Film izlediğim en güzel olarak sıralanabilecek, kısa-sessiz bir filme de ev sahipliği yapıyor. Bir anda Jean-Luc Godard’ı siyah gözlükleri ile filmin içinde buluyorsunuz ve tabi ki Anna Karina ile –benim gözümde sinemadaki Vivien Leigh/Laurence Olivier sonrası en iyi çift- Daha önceki filmlerde gözlenmeyen başka eserlere yapılan saygı duruşları artık yeni dalga ile kendini açıkça göstermeye başlıyor. ‘’Un Chien Andalou’’-Bir Endülüs Köpeği’’ filminin afişini kısa bir an filmin içinde görebilirsiniz.

Siyah güneş gözlüklerinizle herhangi bir sokakta ölüm korkusu olmadan dolaşmayı denediğinizde bir yabancı ile flört etmeye başlarsanız saklamanız için fotoğrafını istemeyi unutmayın, ben ise bir karşılaşmamızda size kendinize en yakın hissettiğiniz filmi soruyor olacağım.

babdfe21e8181b87f3dc854f54f9a0c1

İzlenmesi gereken diğer filmler #GününFilmi :

La Pointe-Courte//Paralel Yaşamlar(1955),Agnès Varda

Hiroshima mon amour //Hirosima Sevgilim(1959),Alain Resnais

À Bout de Souffle//Serseri Aşıklar(1960),Jean-Luc Godard

Jules et Jim//Unutulmayan Sevgili(1960),François Truffaut

Vivre sa Vie: Film en Douze Tableaux//Hayatını Yaşamak: On İki Tablodan Oluşan Bir Film(1962),Jean-Luc Godard

 

 

From Here to Eternity//İnsanlar Yaşadıkça

Mario Puzo tarafından kaleme alınan, Francis Ford Coppola’nun sinemaya emanet ettiği ”Godfather” serisi sinema tarihindeki konumu, akademik başarıları bir yana seyircilerin de en sevdiği-sahiplendiği filmler arasında yerini alır, izlemeyenimiz yoktur. Hala izlemeyen varsa bile en azından ‘’Reddedilemeyecek bir teklif’’ sunmanın ne demek olduğunu biliyordur, evet.  En unutulmaz sahnelerinin başında ise, Don Vito Corleone ‘nin vaftiz oğlu Johnny Fontane’nın, karşısına geçip oynamak istediği filmde yer alabilmek adına yalvarması ile başlar. Kendisini karakter için uygun görmeyen, istemeyen yönetmenimizin bir sabah en sevdiği atının kafasını yatağında bulması ile reddedilemeyecek bir teklife daha tanıklık etmiş oluruz…  Bu sahne o kadar ikoniktir ki birçok yapımda kendisine gönderme görebiliriz. Hatta belki de günlük hayatta bir diyalogda bile siz de bir gönderme yapabilirsiniz? ‘’Ona reddedemeyeceği bir teklifte bulundum’’

Teklifi alan yönetmenin Fred Zinnemann olduğu söylenir, peki Johnny Fontane kimdir? Frank Sinatra… Yoksul bir İtalyan ailesinden gelen Sinatra’nın mafya ile olan ilişkisi yalanlanamaz, garsonluktan başlayıp yükselen kariyeri unutulmaya yüz tuttuğu bir zamanda‘’From Here to Eternity’’ filmi ile kariyerinin zirvesine tekrar oturmuştur. Başroller arasında olan biriciğimiz Burt Lancaster’in yanında sıska bir İtalyan askeri canlandırır. Büyük ihtimal filmimizi izlerken en sevdiğiniz karakter de Sinatra’nın üstlendiği ‘’ Angelo Maggio’’ olacaktır. Karakter bir ölçü de Sinatra’ya uygun olarak da dönüştürülmüş müdür bilinmez ama bütünleştiği bu karakter ile de Oscar’a layık bulunmuştur. Akademiye karşı da bir teklif var mıdır? Biz en iyisi Godfather serisinden Sinatra’dan değil Andy Williams’dan ‘’Speak Softly, Love’’ parçasını bir kez daha dinleyelim…

Andy Williams’ Speak Softly, Love

0e934a2c6c377fab7021951e7b427476

1941 yılında, Pearl Harbor baskını öncesinde Hawaii’de bulunan bir bölükteyiz. Montgomery Clift’in canlandırdığı Robert, yaşadıkları sonucu konumundan vazgeçip sıfırdan başlayan bir bölük askeri konumundadır. Boksta iyi olmasının bilinmesi ile boksa geri dönmesi için en baştan bir baskı ile karşılanmıştır ama kendisi artık dövüşmek istememektedir. Sinatra’nın Maggio karakteri ise ona karşı yapılanlara sessiz kalamayan, yanında olan arkadaşıdır diyebiliriz. Burt Lancester’ı ise daha çok yüzbaşının eşi ile olan gizli aşkı ile görüyoruz. Kaba tabirle bir ‘’savaş filmi’’ beklemeyin. Film savaşta olunduğunun hissinin bile çok fazla verilmediği, bu üç karakterin yaşadıklarının yansımasını içerir. Zaten Pearl Harbor da hazırlanılan bir savaştan ötede, Japonların ani bir saldırısıdır, biliyorsunuzdur.

5821d7201e5876ec1e0a74a58bf1f520

You certainly chose a lovely spot for our meeting. I’ve had three chances to be picked up in the last five minutes

Bir filmin adını duyduğunuz zaman, mutlaka bir sahne kafanızda o an canlanır. Bu filmde o sahne ne derseniz Milton ve sevgili olmaya başladığı yüzbaşının eşi ile olan sahildeki öpüşme sahnesi genel algı tarafından kabul edilir. Günümüzde yıllar önce sansür yediği öğrenilince çok masum kalan bu sahne o yıllar için fazla bulunmuş, afişlerden silinmiş bazı sinemalarca kesildiği bile olmuş. Şimdi baktığımızda ise kaç saniye sürüyor bu sahne 10 saniye bile olmayabilir? O zamanların insanları 21.yüzyıl sinemasında neredeyse sansürün kaldırıldığını öğrenselerdi bayılırlar mıydı acaba? Belki filminiz sinemalarda gösterime girerken sansüre uğrayabilir ama özgün halini bir şekilde seyirci kitlenize sunabiliyorsunuz. Burt Lancaster’ı film boyunca, bu filmde de giydiği mayosu ile tekrar görmek isteyenlere ise 1968 yapımı ‘’The Swimmer’’ filmini öneriyorum. Eskiden yaşamış olduğu zengin bir mahallede, her bir komşusunun havuzundan yüzerek kendi evine ulaşmayı hedefleyen baş karakterimizin uzun zamandır görmediği bu insanlar ile olan yüzleşmelerini ve hayatına yönelik geri dönüşlere şahit oluyoruz. Konusunu çok orijinal bulduğum, sevdiğim bir film olmuştur.

003-from-here-to-eternity-theredlist

Nobody ever lies about being lonely.

Filmimiz ile ilgili sevdiğim küçük bir detayda üniformalı gördüğümüz askerlerin izin günlerinden yapraklı, çiçek desenli renkli gömlekler giymesi, sonuçta Hawaii’deyiz. Siyah-beyaz filmde gömleklerin neden renkli olduğunu düşündüm? Bu da bir bilinçaltı göstergesi olarak o da yerini alsın.

Savaş sonrası sinemasını olarak da sınıflandırılan 1950’ler belki de sinema için en önemli olan zaman dilimlerinden biridir denilebilir. Türlerin yeniden icat edildiği, Nazi rejiminden Amerika’ya sığınan sanatçıların ekspresyonist stillerinin yansımaları, savaş sonrası Avrupa’da ortaya çıkan yeni fikirler (İtalyan sinemasındaki yeni-gerçekçi üslup gibi)  Asya sineması ile tanışılması, hissedilmeye başlanılan soğuk savaş korkusu…

Sinemanın savaş sonrası ortaya çıkan özgür düşünceler ile yön verilmeye başlandığı bu yıllarda 1953 yapımı, Fred Zinnemann’in yazdığı epik romanından uyarlanan filmimiz sekiz akademi ödülünün sahibi olmuştur. Amerikan milliyetçiliğini son sahnelerde söylenen sözlerde biraz da olsa görsek de roman, Amerikan ordusunu kötülediği yönünde bulunmuş, filmde birçok sansüre uğramış belki de yumuşatılmış. Askerlerin disiplinsiz, tembel gibi niteliklerle yansıtıldığı yönünde tepkiler almıştır. Romanda geçen küfürler uyarlamada görmezden gelinmiş, askerlerin izin günlerinde gittikleri genelev filme gece kulübü olarak yansıtılmış. Gösterime girmesi ile büyük bir izleyici kitlesine de sahip olan bu yapımı izleyip milliyetçi duyguları kabaran Amerikalılar var mıdır bilinmez ama Akademi bu duygunun aşılanmaya çalışıldığı filmleri günümüzde de korumaktadır. Yakın bir örnek de vermek gerekirse aklıma ilk 2010 yılında en iyi film akademi ödülünü kazanan, The Hurt Locker filmi geliyor ayrıca yönetmeni Kathryn Bigelow en iyi yönetmen ödülünü kazanan ilk kadın yönetmen olmuştur ki hala da öyledir,evet. Ayrıca savaş karşıtı, yönetime gönderme yapan kara mizah filminiz türünün en iyi örneklerinden ise 60’lı yıllarda da akademiden adaylık kazanabilir, Stanley Kubrick’in kültleşmiş Dr. Strangelove filmi gibi ya da Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb mu demeliyim?

Dinlediğimiz ‘’Speak Softly, Love’’ un üstüne bir de bu sefer Sinatra’dan filmimiz ile aynı ada sahip olan ‘’ From here to eternity’’ şarkısını dinleyelim ya da boş verip bir ”Killing me softly”yorumunu… Eğer dinlerseniz Sinatra’dan dinlemeyi en sevdiğiniz parçayı bana da yazmayı unutmayın!

Frank Sinatra-Killing me softly with his song

MV5BM2U3YzkxNGMtYWE0YS00ODk0LTk1ZGEtNjk3ZTE0MTk4MzJjXkEyXkFqcGdeQXVyNDk0MDg4NDk@._V1_SY1000_CR0,0,670,1000_AL_

İzlenmesi gereken diğer filmler #GününFilmi :

The Best Years of Our Lives//Hayatimizin En Güzel Yılları(1946),William Wyler

A Place in the Sun//İnsanlık Suçu(1951),George Stevens

Judgment at Nuremberg//Nüremberg Duruşması(1961),Stanley Kramer

A Man for All Seasons//Her Devrin Adamı(1966),Fred Zinnemann

Pearl Harbor(2001),Michael Bay

 

 

All About Eve//Perde Açılıyor

  ‘’Film içinde film’’ olarak tabir ettiğimiz filmler sanırım ’’Sıfır olay bol diyalog’’ dediğim filmlerden sonra izlemeyi en çok sevdiğim filmlerdir diyebilirim, genel olarak evet. Sizin izlediğiniz filmden ötede, muhtemelen de çekimi gerçekleşmeyecek bir film etrafında dönen role hazırlanma, oyuncular arası iletişim, yönetmenler, yönetmen-yazar hatta oyuncu etkileşimi bana kalırsa her zaman etkileyici bir film konusunu kendiliğinden oluşturuyor zaten. Bunu ‘’kulis’’ olarak genelleyebiliriz sanırım. Bir de bu dünyadaki insanların dışarıdan tanrılaştırılması durumu da var tabi! Bir filmin içinde gördüğümüz filmin daha sonra çekimi yapılmış mıdır? Ya da daha ne kadar ‘’film’’ diyebilirim?

All_About_Eve_1950_10.jpg

 The atmosphere is very MacBeth-ish… what has, or is about to, happen?

  ‘’All About Eve’’ birçok açıdan sinema temeli olarak gösterilen filmlerden biri. Kendisinden bir yıl önce çekimi tamamlanmış ‘’ Sunset Blvd.’’(1950) eski bir sessiz film oyuncusunun sinema sektöründeki teknolojinin ilerlemesi ile unutulmaya yüz tutan filmlerin ardından yaşadığı psikolojik yakarışı görüyoruz diyebilirim. ‘’All About Eve’’ filminde ise tiyatro kariyerinde en yüksek seviyede olan bir aktrisin her geçen gün yaşının ilerlemesi ile yerine daha genç bir aktrisin geçmesi düşüncesinin bile kendisinde yarattığı etkiyi ve evet, yerine geçmek için her şeyi göze alabilen insanları görüyoruz. Bu bir kadınlık içgüdüsü olarak bir köşede yerini alıyor. Bu hissin insanın üstünde gelen kıskançlık duygusu, çevresindeki insanlarla olan iletişiminin zedelenişi gibi aslında büyük ölçü de sadece kendisine zarar verdiği, insanlara o an anlamsız gelen bir nefret duygusunu oluşturuyor. Genelde içgüdüsel olarak hissettiklerimizin bize geri dönüşü de böyle oluyor zaten. Sanırım böylece olmasından korktuğumuz durum için oluşma zemini hazırlayabiliyoruz.

holm006

  Pulitzer ödül töreni ile başlayan filmimiz karakterler üzerinden geri dönerek en başa dönüyor. Filmin başında sonunu gördüğümüz, sonunu bildiğimizi düşündüğümüz için ‘’Nasıl bu hale aldığını’’ kendimize sorarak izliyoruz. Bu ilerlemeler sırasında oyun yazarlığının tiyatrodaki konumunu, başrol oyuncunun nasıl belirlendiğini, yazar-yönetmen ilişkisini ve başroldeki oyuncu ile bağını bir şekilde görebiliyoruz. Ama filmimizin asıl değindiği nokta oyuncu ve tiyatroda aynı rolü canlandırmak için bekleyen yedeği üzerine oluyor daha öncesinde yedek oyuncu konumuna gelebilmek için yaptıklarını ve daha sonra da neler yapabildiğine dair, evet. Oyuncuların bu yeteneklerini sadece sahne ile sınırlı bırakmadıklarını, hayatlarına da yansıtıp asıl oyunu kendilerinin de sahneleyebileceğini görüyoruz. En sonunda kendinizi ‘’Herkese de yardım etmeyeceksin.’’  derken bulabilirsiniz.

 So many people know me. I wish I did. I wish someone would tell me about me.

  Bette Davis, Akademi ödüllerini eski eşine- Harmon Oscar Nelson- benzettiği için ‘’Oscar’’ ismini vererek günümüze Oscar Ödülleri halinde getiren bir oyuncudur. Filmdeki en sevdiğim sahne ise onun canlandırdığı-belki de kendisine en çok yakışan rol- Margo Channing karakterinin kıskançlık kriziyle devam ettiği geceyi uyuyarak noktalamayı teklif edilmesine ‘’Olasılıklara açık bir gecede uykuyu düşünüyorsun, bir de oyun yazarı olacaksın’’ diyerek çıkışma anı oluyor –ben de aynı şeyi düşünmüştüm-. Ayrıca piyanonun başına gidip tekrar ‘’Liebestraum’’ çalmasını istemesi de bana 1942 yapımı ‘’Casablanca’’ filmindeki ‘’Play it again, Sam’’ sahnesini çağrıştırıyor. Dooley Wilson -As time Goes By

0508ed69513638f0b6e8a6634903531f

Tiyatroya ilgisi olan insanlar için yerinin daha ayrı olacağına inanıyorum. Oyun yazarı Clyde Fitch, Shakespeare eseri Macbeth, Lincoln’un tiyatroda öldürülmesi repliklerde geçen daha birçok nokta. Marilyn Monroe’nun eski eşlerinden biri olan Arthur Miller’in da adı geçiyor ki Marilyn Monroe filmde az denebilecek bir yan rolü oynuyor ama onu ilk kez bu kadar büyük bir yapımda görüyoruz. Her filminde hayatı boyunca üstüne yapıştırılmış bir kadın tiplemesiyle tabi, evet. Gördüğümüz ‘’Marilyn Monroe karakterinin’’ doğuşu bu filmimiz ile mi olmuştur? Ne denebilir ki Marilyn Monroe’yu severiz, Bette Davis ile yan yana gördüğümüz kısa anlar da bir o kadar değerli. Film boyunca ‘’Hollywood’’ ise sadece paranın döndüğü, asıl oyunculuğun tiyatroda olduğunun altı çiziliyor. Televizyon bir oyuncu için daha alt bir kademe olarak görülüyor. Kısacası güzel geçen yılların içinde buluyoruz kendimizi.

En sevdiğim yönetmenlerin başında yer alan, Pedro Almodovar ‘ın ’Todo sobre mi madre’’‘ –Annem Hakkında Her Şey’’ filminde ‘’All About Eve’’ alt öykü olarak yerini alıyor. Anneyle oğlunun filmimizi izlerken neden İspanyolca adının farklı olarak çevrildiğini konuşmaları ile-Türkçeye de ‘’Perde Açılıyor’’olarak çevrilmiş- anne karakterinin(Manuela) eskiden oyunculuk yaptığını ve oğlunun yazar olmak istediğini öğreniyoruz. Daha sonraki olayların ilerlemesi ile Manuela’nın Eve Harrington’a gönderme yapılan bir alt öykünün içinde görüyoruz ve Almadovar’ın tüm kadınlara adadığı filmine tanıklık etmiş oluyoruz. Bence ‘’Todo sobre mi madre’’ Almadovar sinemasının en kişisel filmlerinden (bu cümleyi çok kurarım-kurmayı da severim). Başka bir Almadovar filmi olan ‘’ La mala educación’’-Kötü Eğitim’’ ise oyuncu olmak için her şeyi yapan ve kurguladığı plan ile hepimizi sarsan bu sefer kadınların dilinden değil erkekler tarafından izlediğimiz Eve Harrington karakterini bize sunuyor. Almadovar sinemasına girmişken en sevdiğim filminin ‘’Hable con ella’’ –Konuş Onunla’’ olduğunun da altını çizerek eğer daha önce izlemediyseniz tavsiye ediyorum, sinema adına tarzının tanınması gereken yönetmenlerden biri olduğuna inanıyorum.

971a86d4e895da11115fd600c9a12a20

Ve perde tekrar açılıyor, kendimizi sahnelenen bir oyunda değil genelde bir sinemada buluyoruz…

İzlenmesi gereken diğer filmler #GününFilmi :

Sunset Blvd.//Sunset Bulvarı (1950),Billy Wilder

A Star Is Born//Bir Yıldız Doğuyor(1954),George Cukor

Some Like It Hot//Bazıları Sıcak Sever(1959),Billy Wilder

What Ever Happened to Baby Jane?//Küçük Bebeğe Ne Oldu?(1962),Robert Aldrich

Todo sobre mi madre//Annem Hakkında Her şey (1999),Pedro Almadovar

Şarkılardan Öğrenilen Filmler-1//Blue Velvet

Blue Velvet

She wore blue velvet, bluer than velvet was the night.

Bobby Vinton söylüyor…Kendinizi tekrar 60’lı yıllarda buluyorsunuz ve şarkıda geçen akşama dahil olmuşsunuz. Belki de herkes dans ediyor sizden biraz ötede dans eden çift gözünüze takılıyor. Kadın mavi kadife bir elbise giymiş, adam ise aşkından yanıyor. Nasıl görünüyorlar? Evet belki de kadın beyaz tenlidir ve kırmızı rujunu sürmüştür ama çocuğunun kaçırıldığını, kendisinin cinsel mazoşistlikle dolu saplantılı bir adam tarafından sürekli tehdit ve tecavüze uğradığını, artık hissizleştiğini ve acı çekmekten hoşlanan birine dönüştüğünü düşünmezsiniz sanırım. Ona aşık olan adamımızın ise saklandığı dolabın ardından olanları izlediğini… David Lynch’in oluşturduğu gerçeklik ve rüya arasındaki yerde karakterlerin doğuşunun böyle olduğuna inanıyorum, siz öyle düşünmediniz ama o öyle düşünmüş, mutlaka şarkının ona hissettirdikleriyle yola çıkmış olmalı? Öbür türlü bu hikaye nereye gidebilir? Bana hissettirdikleri ile oldukça farklı tabi(!) zaten şarkının ona yazıldığını düşündüğümüz karakterimiz şarkıyla dans etmiyor, ‘’Blue Velvet’’i kendisi söylüyor. Ben de Heineken biraları sponsorluğundaki, hiç beklemediğim bir film ile karşılaşıyorum.

470f60d462eae957f9cc6e68c334dc05

Her filmin mutlaka bir izlenme hikayesi vardır, benim gibi içgüdüsel(?) olarak hangi filmi izlemeye hazır olduğunu saptamaya çalışan biriyseniz zaten işiniz baştan zor. Blue Velvet’i izlediğimde David Lynch’in izlediğim tek filmi ”The Elephant Man”’di ki o zamanlar kendisini bile bilmiyordum. Lise’ye geçtiğimde takip etmeye başladığım ‘’Sinema’’ dergisinde (ki bu dergi hemen hemen 3yıl önce kapatıldı-yani liseyi bitirmem ile) her sayısında adını gördüğüm için artık filmlerini izlemeye başlamaya karar vermiştim. ‘’Lynch filmi bilinci’’  ile izlediğim ilk film ise daha öncesinde bahsettiğimiz şarkıyı bildiğim için ‘’Aa filmi mi var’’ yaklaşımıyla olmuştu tabi, evet Blue Velvet ki ne kadar profesyonelce(?) bir seçim olduğunu konusunda eminim bana hak vermişsinizdir! The Elephant Man ile ilgili birkaç cümle söylemek gerekirse John Merrick karakteriyle gördüğümüz John Hurt ve Anthony Hopkins’in başrollerini paylaştığı siyah-beyaz biyografik filmdir. Film boyunca gerçekliğine inanamadığımız ve sahiplendiğimiz John Merrick’in hayat hikayesi filmin işleyişi ve hissettirdikleri ile insana kendini daha da sahiplendirir. David Lynch ise bu filmiyle ‘’En iyi yönetmen’’ Oscar’ına aday olmuştur ama büyük bir kesim tarafından onun bu filmi çekmeyi kabul etme nedeninin ticari olduğu düşünülür, çünkü filmlerine dair kabul edilmiş hiçbir üslup yoktur ki zaten biyografi türüne nasıl uyarlanması beklenir o da bilinmez, çünkü biyografi türünün realist bir örneğinin istendiği belli olan bir filmdir. Blue Velvet’i izlerken bu kadar hazırlıksız olmamın bir nedeni de budur. Belki de hayat hikayesine karşı duyduğu saygıdan dolayı yönetmiş  olamaz mi?

ş

Kısaca demek istiyorum ki sevdiğiniz bir şarkının geçtiği hatta filme adını verdiği ve merak ettiğiniz yönetmen tarafından da çekilmiş filmi şarkının oluşturduğu nedeni bilinmez bir beklenti ile izlemeye başlıyorsunuz ve evet film de mavi kadifenin üstünde David Lynch’in adını gördükten sonra sevdiğiniz şarkı ile başlıyor. Amerikan rüyası denilen, beyaz çitlerle örülü bahçelerin çiçekleri, okula giden küçük çocuklar, huzurlu ev sakinleri, filmin sonunda da gördüğümüz itfaiye arabası, çiçeklerini sularken felç geçiren bir adam ve bunu umursamadan hortumdan su içmeye çalışan köpeği. Film burada asıl rengine dönüyor diyebiliriz, kamera bahçeden aşağıya toprağa yöneliyor ve kusursuz bir hayat sunarken birden bire ekranınız böceklerle doluyor. Film size banliyö hayatındaki  yaşanan,izlerken rahatsız olacağınız, cinsel sapkınlık ve röntgenciliğin kara film türünden günümüze uyarlanmış halini sunuyor. Filmlerinin en belirgin özelliği olan gerçek ile rüya arasındaki bilinçaltının oluşturduğu imgeler ile filmin sonunda yaşananların baş karakterimizin bilinçaltını keşfettiğimiz bir rüyası mi olduğunu ya da gerçekten yaşanmış olaylar mi olduğunu düşünmek size kalıyor  Aslında mutlu son ile biten ama izleyiciye ‘’mutlu son’’ hissi vermeyen bir film, belki yaşananlara tanık olmanın verdiği rahatsızlık hissi yada hepsinin aslında baş karakterimizin bilinçaltı olduğunu düşünüyor olmamız. Yani hiçbir şey değişmedi mi?

84561a6b322c4d5a36058f862c6c119a

I can’t figure out if you’re a detective or a pervert.

Şu an için diyebilirim ki Blue Velvet’i ”Twin Peaks” dizisi için bir ön adım olarak görüyorum. İzleyen birçok kişi de böyle düşünebilir sanırım çünkü belirgin ortak özellikler vardır. Huzurlu bir kasabanın içinden çıkan bir cinayet ile her şeyin ortaya çıkması-veya bulunan bir kulak ile. Gerçeği bulmaya çalışan, Twin Peaks’de gerçek bir dedektif Blue Velvet’de ise dedektiflik rolüne soyunmuş bir üniversite öğrencisi. İki karakteri de zaten Kyle MacLachlan canlandırıyor,evet. Aynı şekilde ‘‘Lost Highway” filmininde ”Mulholland Dr.” öncesi bir hazırlık filmi olduğunu düşünebiliriz.

David Lynch filmleri ile ilgili bir öneride bulunmak gerekirse eğer izleyecek iseniz sakin kafa, odaklanarak elinizde kahvenizle izlemeye koyulmanız. Ardından kafanızdaki sorular ile ilgili yazılmış yazılarda iddia edilen birçok aforizma ile karşılaşıcaksınız ki bunların kaçı doğru, bundan Lynch’in haberi var mı diyebilirsiniz. İzleyicilerin bu türlü iddialarına dair en çok şaşırdığım film ise Stanley Kubrick’in ”Eyes Wide Shut” filmidir. Morgda yazan numaranin aslında bir ayete gönderme yapması? Ki o filmi izleyenler mutlaka bu tarz yazıları okumuşlardır,okuması da bana kalırsa izlenmiş bir filmin ardından gayet de bakış açısını geliştirici bulmaktayım. Blue Velvet ile ilgili en çok üstünde durulanlar ise Oedipus sendromu olmuş ki ben bunun üstünde çok da durmak istemiyorum, ama izlerseniz okumanızı öneririm, o zaman bol bol Freud çıkarımlı yazılar!

Bir film izlenip bir kenara koyulacak ise ne anlamı kalır? Mavi kadife giymişti ,kadifeden daha mavi bir geceydi. Satenden yumuşaktı ışıklar,yıldızlardan…

MV5BNGNhYWY4M2ItZTFjOC00YmRiLTk4YTUtOGIxNjNjOGU2MTA1XkEyXkFqcGdeQXVyMTQxNzMzNDI@._V1_

Benim izlediğim sırayla(ki büyük ihtimal en yanlış izleme listesi) David Lynch filmleri #GününFilmi

The Elephant Man//Fil Adam (1980)

Blue Velvet//Mavi Kadife (1986)

Mulholland Dr.//Mulholland Çıkmazı (2001)

Lost Highway//Kayıp Otoban (1997)

Eraserhead//Silgi Kafa (1977)

#Eğer filmlerini seviyorsanız Twin Peaks//İkiz Tepeler(1990-91) dizisini de seveceğinizi düşünüyorum. Söz verdiği gibi 25 yıl aradan sonra bugünlerde yeni sezonu ile karşımızdadır. Julee Cruise-Falling …

Gone With the Wind//Rüzgar Gibi Geçti

Her yaş grubundayken uyku problemi yaşamış olmanın bana getirdiklerinin başında sinemaya karşı duyduğum saygı bilinci olduğuna inanıyorum ve bunu oluşturan film ‘’Gone with the Wind’’

Sanırım 10-11 yaşlarındaydım saat ise gece 3suları,kitap okuyarak uykumu beklemekten vazgeçip televizyonu kurcaladığım saatler. Sanırım Scarlett’in ilk eşini kaybettiği için siyahlara büründüğü ama dans etmek için Rhett’in kollarına atıldığı sahnelerdeydim…

ce5af2b75f1b4e08db681f90a52e4cb9

  Margaret Mitchell’in 1936 yılında yazmayı bitirdiği romanı tarihi-epik olarak görülen, Vivien Leigh’in sahiplendiği Scarlet o’Hara karakterinin eksenindeki Amerika’daki iç savaş sırasında yaşanılan bir hayat hikayesi diyebiliriz. Pulıtzer Ödüllü romanın yılı dolmadan ise filminin çekilmesi kararlaştırılmış Rhett Butler rolü için ise ilk akla gelen tabi ki Clark Gable olmuş.

bfca2204e2c2f1648da7dac6eb737b52.jpg

Onu ilk görüşümüz merdivenin başında ‘’Elbisesiz nasıl göründüğünü biliyorum’’ bakışı ile oluyor. Zaten edebiyat dilinde kadınlara kendini aşık eden baş karakterlerdendir kendisi, bir kesimin takdirini ise Jane Austen’in kaleminden ‘’ Pride and Prejudice’’ romanında tanıştığımız Mr.Darcy alıyor…

You should be kissed and often and by someone who knows how

0a581933aa47a2ddd5f31dab2efede03

Günümüze bir Hollywood klasiği kazandıran filmin teması için ‘’Kırmızı!’’ diyebilirim. Filmde birçok önemli an güneşin gökyüzünü kırmızıya bulayıp bulutların kestiği kızıl gökyüzü anında geçiyor. Kendi içinde ara veren filmleri daha çok seviyorum, daha doğrusu antrakt veya ‘’ent’acte’’ demeliyim. Karşınıza bahsettiğim manzaranın üzerine yazılmış ‘’ent’acte’’ yazısını gördüğünüzde 10dk’nız var kendinize kahve hazırlayın, filmin yarısındasınız ve izlemeniz gereken 2 saat daha var! Film süresi 100dk’yı geçince uzun film, izlemem diyebilen insanları işte bu yaşlardan beri sevmem.  Bu kadar yüzeyselseniz popcorn filmlerinden öteye zaten asla geçemezsiniz…

Frankly my dear i don’t give a damn

de6239d62a5f4dec5a20ab628f00801c

Artık bizim için her şeyin sonuna gelmiştir.  Sinema tarihinin en etkileyici repliği olarak kabul edilir,ve fazlasıyla da öyledir! Yaşanılanlardan pişmanlık duyan ve sonunda aşkını itiraf eden Scarlett terk edilmiştir. ‘’Frankly,my dear,I don’t give a damn.’’ ‘’Doğrusunu istersen canım, umurumda değil’’ şeklinde Türkçeye kibar şekilde çevrilse de sinema tarihindeki küfür içeren ilk repliklerdendir. Ama son söz reddedilişi ve yaşadığı kayıplar sonrası artık kendisini daha iyi tanıyan Scarlett’e ait ‘’Yarın yeni bir gün.’’ Filmdeki en umut dolu an denilebilir, tüm yıkılmışlığa rağmen yenilenmeyi çağrıştıran bir Amerikan aforizması.

Tara! Home. I’ll go home. And I’ll think of some way to get him back. After all… tomorrow is another day.

498f2eaf1c3476a866638cfa24255f87

Film ile ilgili diğer notlar:

Romanın filme dönüştürülmüş ilk taslağı aslında 6 saattir, yazar kadrosu genişletilerek günümüzdeki hali olan 4saate indirgenmiştir. Zaten romandaki birçok ayrıntı filmde yer almamıştır. Örnek vermek gerekirse Scarlett’in önceki evliliklerinden olan çocukları gibi. Kitapta ırkçı bulunan kısımlar filmde aynı şekilde yansıtılmamasına özen gösterilmiş.

Kazandığı 10 Oscar’dan biri Scarlett’in dadısını canlandıran Hattie Mcdaniel’e aittir, Akademinin bu ödüle laik gördüğü ilk siyahi Amerikalı oyuncu olmuştur.

Clark Gable Rhett Butler için ilk tercih olsa da Scarlett O’Hara karakterini canlandırmak için birçok oyuncu ile görüşüldüğü en sonunda da rolü Vivien Leigh’in aldığı söylenir. Film boyunca ise 3 yönetmen değişikliği gözlenmiştir.

ee5b934b96f08d09e6170cf45f86a9a2

İzlenmesi gereken diğer filmler #GününFilmi :

General(1926),Buster Keaton

Little Women//Küçük Kadınlar (1933),George Cukor

A Streetcar Named Desire//İhtiras Tramvayı (1951),Elia Kazan

Cold Mountain//Soğuk Dağ (2003),Anthony Minghella

12 Years a Slave//12 Yıllık Esaret (2013),Steve McQuenn

İlişkilerinizde ‘’Frankly my dear i don’t give a damn’’ repliğini söyleyen taraf olmanız dileğiyle… Ne demişler yarın yeni bir gün!